24 Kasım 2010 Çarşamba

Find a Fucking Cure

İlk kameralı telefonlarla birlikte insanımızın içinde bir canavar gibi sessizce uyuyan fotoğraf aşkı çıplak gözle görülür olmuştu hatırlarsanız. Anam anam garip anamın capon turist makinesine -değme hain evlatlara taş çıkarırcasına- çökmem de benzer sonuç verdi işte. Baştan uyarayım diye söylüyorum, mantık aramak beyhude olur. Makine var çekiyorum arada, hepsi bu. Ellerim titriyormuş, ne gam.

Yeniköy’de bir çay içersem her şey güzel olacakmış gibi geldi bu sabah. Öyle saçma bir hisse kapıldım evet. Ama daha Yeniköy Kahvesi’ne yaklaşırken başladım homurdanmaya “öff bir sürü öpüş kokuş sevgili vardır şimdi orada, hiç çekemem…bir bardak çay için faili ayşec. seri cinayet işleyemem”. Zaten istikameti İstinye Park ve elinden bırakmadığı telefonu şeker pembesi olan kız yanımda oturduğu süre boyunca “geliyoraam, gidiyoraaam” diye konuşarak taşınabilir müzik aletlerinin anlam ve önemini yeteri kadar gözüme gözüme soktu. Ben de o telefonu alıp…neyse ki indi İstinye Park’ta. Dönüp “pardon bunu nasıl yapıyorsunuz” diye sormak geçti aklımdan, “farklılıklara saygılı bir insanım ama samimiyetle merak ediyorum nasıl böyle konuşabildiğinizi”.

O indikten sonra onsuz bu dolmuş çekilmez deyip Yeniköy’de de ben indim. İnsan günlerce haftalarca evden çıkmayınca herkes bana bakıyor sanıyor, halbuki ne alakası var. “Basenlerim rekor genişliğe ulaştı, ona bakıp yuh mu diyorlar acaba? Makyaj yapmadım, ucubeye mi benziyorum? Kötü kötü mü bakıyorum insanlara? Açıkta bir tarafım mı var?”. Basen seçeneği üstünde durarak yürürken kadife eşofmanları altına pembe rugan babet giymiş yürüyüş yapan bir abla küçük dünyamı biraz sarssa da yürüdüm, yürüdüm işte. “Boşver be, şişmanlık da güzel” dedim kendi kendime, “kilo aldım derdi yok”.

Suratsızlığıma güneş bile dayanamayıp kaçtı. Ben hangi koydan geçiyorsam o hep bir sonraki tepeye vurdu. O kaçtı ben kovaladım, o kaçtı ben kovaladım derken şehrin ışıklarının tek tük yanmaya başladığını fark ettim Çayırbaşı’na geldiğimde. Yaş ortalaması altmış olan bir otobüse attım kendimi. Zeki Müren’in 55-63 arasındaki kayıtlarını dinleye dinleye geldim eve. Gelmişim yani. Bir kadın bu kadar mı güzel sevilir! Biraz haset, biraz mest bitti işte gün. Tezle ilgili son gelişmelerin gerginliğini yansıtmadım değil mi? Güzel. Minik bir asabiyet küpüyüm zira. Buradan yakın arkadaşlarıma seslenmek istiyorum: Bundan birkaç ay sonra (master’dan geçmişsem tabi) bütün bu sinir stresi unutup “Delhi’de üniversite var yeaa…Paris’te bir sene Fransızcamı toplarım ne var yeanii” diye cıvık cıvık konuşmaya başlarsam, bulabileceğiniz en ağır cisimle vuruvuruverin kafama. Gene de aklım başıma gelmezse duvara sürttürtüp elektrik üretin ne bileyim işte…Olmaz olsun akademisi de formatı da martısı da…


























Günlerdir bu şarkıyı dinliyorum. Çevir çevir, sürekli. Hani kadın vokal delirip bas bas bağırınca biz de bağırmış sayılırız ya sanırım o kafa. Canım benim.























Hiç de sevmem gemiymiş, tekneymiş, şilepmiş çekmeyi. İnsan olsun, harabe ya da yenilenmiş eski binaların detayları olsun, renklerle oynayayım, dokuyu hissettireyim filan... Ne oldu işte gene klip çektim İstanbul'da Sonbahar'a.. Hayır dinlemiyorum bile şarkıyı ama kafamın içinde durup durup "mevsim rüzgarları ne zaman eserse" diye şarkıya giriyor herif. O kadar Jehan Barbur, Zuhal Olcay dinlemeyecektim...kısa devre yaptım.

2 yorum:

  1. başlığa hasta oldum :) özlemişim istanbul'u halbuki hiç özlemedim gibi hissediyordum, görünce anladım.

    YanıtlaSil
  2. ağzımı biraz bozmak suretiyle de olsa şarkıdan aparttım utanmadan :)

    berlin'deki bir arkadaşım da görünce özler gibi oluyor. şimdi sen de deyince hakikaten çekebilebiliyormuşum gibi geldi, mutlu oldum. her zaman bekleriz efendim ortasından deniz geçen memleketimize :)

    YanıtlaSil